İyi Öğretmen-Dayak Yemeyen Öğretmen

Yazımın başlığı ve konusu Televizyon haberlerinde İstanbul Sarıyer’ de bayan öğretmene yumruk atan velinin yakalandığı haberi ile ilgiliydi. 

Milli Eğitim Bakanı’nın bir televizyon kanalındaki söyleşide mülakat ile ilgili söylediklerini okuyunca yazımın başlığını değiştirdim. Yazımın konusunda değişikliklere gittim. 

Milli Eğitim Bakanı tüm eleştirilere ve açık ve net olan kul hakkına rağmen mülakatta ısrar etmesi ve bunu “İyi öğretmeni” tespit etmek için yaptığını söylemesi bana yazımı değiştirmeme sebep oldu.

Mülakat öncesi öğretmen olanlar ben de dahil iyi öğretmen değil miydik? Diye şüphelenmeye başladım. Çünkü bakana göre on beş dakikalık mülakatı iyi öğretmeni belirlemek için yapıyorlarmış. 

Bakan velilere diyor ki:  “Çocuğunuz için iyi öğretmende okusun istiyorsunuz.  Bunun için fazladan para veriyorsunuz. Ben mülakatı niye yaptırıyorum? Çocuklarınız iyi öğretmenlerde okusunlar diye yaptırıyorum.”

Dört yıl Eğitim Fakültesinde eğitim öğretimde iyi öğretmen olamamış öğretmen, on beş dakikalık üç uzman öğretmenin karşısında yapılacak mülakat ile iyi veya kötü öğretmen olarak tespit edilecek. Sizce bu mantık dairesine giriyor mu?

Buradan tekrar söylüyorum. İyi öğretmen olsun istiyorsanız. Öğretmen adayı kardeşlerimi eğitim fakültelerinin son bir yılında devletin okullarında kesintisiz staja tabi tutun. Öğretmenliğin pratik kısmını sahada yani okulda görsün.  Oradaki komisyonun vereceği rapor öğretmen adayının iyi mi kötü mü olduğunu ortaya koyar.  On beş dakikalık mülakat değil.

Eğitim ve Öğretimin temel direkleri vardır. Bunlar değişmez. Ancak, zamana göre bu direkler arasında düzeltmeler olur. 

Yirmi iki yıllık iktidar da sayısını unuttuğum milli eğitim bakanı geldi geçti. Her gelen bakan kafasına göre sistem uyguluyor. Eğitim ve Öğretimin temel direkleri ile bu kadar oynanmaz. Ne oluyorsa denek olan gençlere oluyor. Yazıktır; günahtır.

Adı Milli olan Eğitimin adını Milli Eğitim ve Öğretim yapamayanlar mülakat ile iyi öğretmen bulmaya çalışıyor. 

Mülakat konusunda ısrar edilmesinin yanlış olduğunu son kez söyleyerek önceki yazımın konusuna dönmek istiyorum. 

Bayan öğretmene dayak atan veli yakalanmış; cezası bu kafada olan velilere örnek olacak şekilde ağır olur diye umuyorum. 

Okul müdürlüğü yaptığım yıllarda benzer bir olayı yaşamıştım. Çocuğu dövülen bir veli dersin yapıldığı sırada okula girmiş;  çocuğunu döven öğrencinin sınıfını bulmuş ve çocuğunu döven öğrenciyi dövmek için öğretmenin olduğu sınıfa girmişti.

Maalesef; öğrenci velisinin öğretmeni okulda dövme noktasına geldik. Eskiden velinin öğretmene saygısı vardı.  Veli çocuğunu okula öğretmene teslim ettiğinde “Eti senin kemiği benim” Derdi. Öğrenci öğretmeninden şikayet edecek olsa veli hatayı ve kusuru çocuğunda bulurdu. Şimdi öyle mi?

Çocuk, doğru yanlış bilgilerle velisini bilgilendiriyor. Veli ne yapıyor? Bir dönemde yapılan genel veli toplantısına çağrılmasına rağmen gelmeyen veli öğretmeni dövmeye, öğretmeni şikayet etmeye koşarak okula gelebiliyor. 

Bu olayları yaşamış birisi olarak yazıyorum. 

Veli, öğretmene değer vermeyince doğal olarak öğrenci de öğretmenine değer vermiyor. 

Bugün Öğretmen! Cehaleti ortadan kaldırmaya çalışan yalnız savaşçı konumundadır.

Esnaflıkta bir söz vardır. “Müşteri daima haklıdır” Bugün aynı söz eğitim öğretim dünyasında da geçerli oldu.                         

“Veli daima haklıdır. Veya öğrenci daima haklıdır.”

Öğretmenlik mesleği kutsal bir meslektir. Bu mesleği hakkıyla icra eden öğretmen de saygıyı hak eden birisidir. 

Öğrenci, öğretmenine hakaret ediyor. Onu zor durumda bırakarak cep telefonu ile videoya alıp sosyal medyada yayınlayabiliyor. 

Öğrenci tüm idare ve öğretmenleri saygısızlık yaparak okul tuvaletlerinde sigara içebiliyor. 

Öğrenci, teneffüs zili çaldığında öğretmen önce sınıftan çıkıyor; ders zili çaldığında da öğretmenden sonra sınıfa gelebiliyor. 

Öğretmen sınıfa girdiğinde öğrenci ayağa kalma saygısında bulunmuyor.

Öğretmen zamanında derse gelmeyen öğrenciyi yoklama fişine yok yazdığında öğretmene hesap sorabiliyor. 

Okullarda veli-öğretmen-öğrenci iletişimi yok denecek kadar az.  Bu iletişimin kurulması gerekir. İletişimin olmadığı yerde ne saygı ne de sevgi olur.

Veli, öğretmene değer vermeyince, öğrencisi ile ilgilenmeyince zaten zor şarlar altında görev yapan öğretmen öğrenci ile tam anlamıyla ilgilenemiyor. Dersini anlatıp çıkıyor. 

Öğrenci; öğretmenin anlattıklarını dinleyen ya da dinler gözüken bir konumdan öteye maalesef gidemiyor. 

Öğrencinin, sosyal ve ruhsal gelişimi bu süreçte atlanıyor. 

Öğrenci bir insandır. Onun sosyal ve ruhsal gelişimi eğitim-öğretim sürecinde geliştirilmesi gerekir. Öğretmen bilgi aktaran bir makine öğrencide bilgi alması beklenen alıcıdan öteye gitmiyor. 

Sonuçta etiğim ve öğretim sezonu bittiğinde sezon başarı ile tamamlandı diye veli-öğrenci-öğretmen seviniyor; tatile çıkılıyor. Bu süreçte zararı eğitim-öğretimin hedefinde olan öğrenci görüyor.  Ancak, öğrenci bunu üniversite sınavına girdiğinde ya da işe girdiğinde fark ediyor. 

Eğitim öğretim sürecinde sorunları ile baş başa kalan öğrenci, sorunlarını kendince çözmeye çalışıyor; çalıştığını zannediyor. 

Manevi doyumdan yoksun olan öğrenci bu doyumsuzluğunu başlangıçta sigara ve bira ile geçiştirirken sonraları bunun yerini daha tehlikeli alışkanlıklar edinerek doldurmaya çalışıyor. O zaman da iş işten geçmiş oluyor. 

Milli Eğitim Bakanlığı; öncelikle öğretmenine sahip çıkmalıdır. Ona dokunulmazlık getirerek saygınlığını artırmalıdır. 

Okullara psikolog desteği verilmelidir.

Disiplin cezaları artırılmalıdır. 

Veli- Okul - Öğretmen iletişimi geliştirilmelidir.

Eğitim-Öğretimin amacı diploma vermek değil; kaliteli öğrenciler yetiştirmek olmalıdır. 

Öğrenci, okula diploma almak için değil öğrenmek için gelmelidir. Bunlar gerçekleşirse öğretmene olan saygı da artacaktır.

Albert Einstein:  “Öğretmen ihmal edildiğinde o ülke intihar ediyor demektir.” 

Veli tarafından dövülen öğretmenlerin yerini eli öpülesi mülakat ile değil sahada yetişmiş kaliteli öğretmenlerin alması umuduyla... 

                                                                   Çamurlu Kaftan

 Yavuz Sultan Selim Han, İlim öğrenmeye çok meraklı olan bu Padişah, binlerce cilt kitap okumuştu. Okumaya o kadar meraklı idi ki, savaşlara gidiş ve dönüşlerinde bile yanında kitap bulundurur, müsait zamanlarında okurdu.

Selim Han alimlere de çok değer verirdi. 

Mısır' ı fethettikten sonra, İstanbul' a dönüyordu. Adana civarına geldiklerinde, şiddetli yağmur sonunda ortalık çamur deryasına dönmüştü. Birkaç gece o havalide konakladıktan sonra, yola çıktılar... 

Koca Yavuz, yanı başında devrin büyük ilim adamlarından Kemal Paşazade ile beraber yol alıyordu. Bir ara İbn-i Kemal Paşa'nın atı tökezledi ve ayağından sıçrayan çamur, Padişahın üzerine bulaştı. İbn-i Kemal Paşa hem üzüldü hem de Sultanın bir söz söylemesinden çekindi! O anda, Yavuz Sultan Selim Hanın herkesi rahatlatan ve tarihe geçen şu sözü duyuldu:

“Bana yeni bir kaftan getirin ve bu elbisemin üzerindeki çamurları da sakın temizlemeyin! Alimlerin atının ayağından sıçrayan çamur benim indimde muhteremdir. Öldüğüm zaman bu kaftanı kabrime koyun!..”

Padişahın bu vasiyeti, vefatından sonra yerine getirilmiş ve çamurlu kaftan sandukasının üstüne konulmuştur. İşte, türbesini ziyaret edenlerin gördüğü kaftan o çamurlu kaftandır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Eyüp Özdumanlar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Tuna Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Tuna Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Tuna Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Tuna Gazete değil haberi geçen ajanstır.